02 Ağustos 2021 Pazartesi 05:28:58

Bir 23 Nisan anım ve Cumhuriyetin kulesi

Paylaş

O gün, üzerinde bordo-lacivert eşofmanlar olan 300 acemi asker kocaman bir salonda otururken, yıllar öncesine gittim.

Her üç kişiden ikisinin babasının çiftçilik yaptığı Bursa’nın Yenişehir ilçesinde, ön sıramdaki Ahmet’i yanına çağıran öğretmen, yere eğilerek öğrencisinin üzeri çamurlu pantolonunu ve ayakkabısını bir güzel silmiş, “Yarın” demişti. “Pantolonunu kirletmeden gel.”

Bir sonraki günü hatırlamasam da, Ahmet yine çamurlu ayakkabısı ve çamurlu pantolonu ile okula gelmişti muhtemelen...

Ben temiz pak bir bankacı çocuğu olsam da, sayıları çokça öğrenci sabahın yedisinde tarlaya gider, annesine-dedesine yardım eder okuluna gelirdi; bir başkası, ders zili çalar çalmaz tarlaya koşardı.

O upuzun alabildiğine yeşil noktalı kahverengi arazi, çiftçi çocuklarının yaşama, oynama, çalışma ve zaman zaman da uyuma alanıydı.

Ve çiftçi çocukları çamurlu olurdu bazen…

Kir değildi çamur, emeğin madalyası olurdu o pantolonun üzerinde…

***

Yıllar yıllar öncesi...

Şimdi 38’ime 3 var.

O zamanda 8’ime 3 varmış!

***

Beden Eğitimi dersi başında sıraya girdiğimizde öğretmen, “Herkes beden numarasını yazdırsın” dedi. Ben “iki”ydim, Ahmet “bir”; benden daha şişman ve daha uzun boylular da “üç”. Bir de ayakkabı numaralarını verdik.

Ve bir hafta sonra, o bordo-lacivert eşofmanlarla ve üzerinde bir toz tanesi dahi olmayan beyaz ayakkabılarla sıraya dizildiğimizde, birbirimizi tanıyamadık.

O çirkin çocuklar, pek de çirkin değilmiş misal…

Mustafa o kadar da şişman değilmiş…

Recep o gördüğümüz Recep değilmiş.

***

3’te 2’si çiftçi çocuğu olan sınıfın, 3’te biri hayatlarında hiç spor ayakkabı giymemiş öğrencilerin başları bir parça mahcup, bir parça da utangaç halde, ayaklarındaki o bembeyaz ayakkabılara bakmak için öne eğikken;

Genç öğretmen Atatürk büstünün yanındaki teybin tuşuna bastı.

Hiç hatırlamadığım ve kulağımdan bir an olsun gitmeyen o şarkı…

Keman sesinden, piyano sesinden, güçlü davul sesinden oluşan o klasik müzik şarkısı;

İlk dinlediğinde kulak tırmalayan, lakin dinledikçe kendini sevdiren o şarkı…

Aydınlığa, maviye ve güneşe dokunabilir mi insan?

Dinleyince tüm soyut güzelliklere dokunduğumuzu hissettiren o güzel şarkı…

***

Kimimiz 8, kimimiz de 9 yaşındaydık ki; o küçük hayatlarımızın en heyecanlı zamanını yaşayacağımızın bilincinde gidiyorduk o stada…

Kimse konuşmuyor, herkes ama herkes atacağı adımı, zıplayacağı anı düşünüyordu. Herkes, en iyi performansını sunmak için kendi içinde bir başarı ayinine imza atıyordu.

Stada girdik;

Beş bin kişinin bakışları arasında gösterimizi yaptık ve çıkarken Mustafa bana sordu:

- Bu eşofmanları geri isterler mi?

- Zannetmem.

- Peki, ayakkabıları?

- Bence istemezler.

Çorapları sormadı. Zira çoraplar da vardı.

***

Bu ülkenin yoksul çocukları hayatlarında ilk kez eşofmanı, spor ayakkabısını 23 Nisan’da gördü; 23 Nisan’da ilk defa klasik müzikle tanıştı çocuklar; 23 Nisan’da, başarının tek yolunun “birlikte” ve “uyum içinde” yakalanabileceğinin farkına vardılar.

Yaptığımız kule yalnızca çocukların kulesi değildi.

O kule, Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyetinin ruhuydu…

Laikliğin, aydınlığın, çağdaşlığın, kadın-erkek eşitliğinin, özgürlüğün bayrağıydı tepesinde sallandırılan…

***

Bugün sessiziz…

Bugün evlerdeyiz…

Ve fakat sabredin!

Sokaklar yakın, aydınlık yakın…

Seneye, coşkuyla kutlamak dileğiyle…

 

 

Türkiye’nin yeni yolu

ve yapılması gerekenler 

EKONOMİYE bakış açısında fikir benzerliğimin olduğu Bartu Soral, “tarım” ifadesine dudak bükenlerin hiç de az olmadığı zamanlarda “tarım” demekten geri durmazken, geçtiğimiz günlerde Aydınlık’ta verdiği bir söyleşisinde de ekonomik açıdan kurtuluş yollarından birisinin de tarım olduğunu ifade etmişti. 

Türkiye’de 239 bin kilometrekare tarım alanı olduğunu vurgulamıştı.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki mayınlı araziler…

Çiftçilik yapmanın bırakıldığı topraklar…

Sulanamayan fakat verimli araziler…

Bu sebeple verilen dış açıklar…

Şu ifadelerini önemsemiştim:

“Anadolu toprakları endemik tür açısından dünyanın en zenginlerinden. Ayrıca 4. buzul çağından geçmediği için genetik gelişimi ve bitki örtüsü ile benzersiz. Klimatolojik olarak dünyada üç farklı iklim mevcutken Anadolu topraklarında 6 farklı iklim hüküm sürüyor. Yani ülkemizde yetişmeyecek hiçbir ürün yok. Topraklarımız kükürt ve bor açısından çok zengin olduğu için yetişen bitkiler insan sağlığı açısından paha biçilmez öneme sahip. Planlanır ve doğru politikalar uygulanırsa, dünyanın bir numaralı tarım markası haline gelecek bir potansiyel elimizin altında.”

***

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Covid-19’un hızlı yayılımının ardından yaptığı ulusa seslenişte, iki başlığın üzerinde fazlaca durmuştu.

Bir: Üretim…

İki: Tarım…

Ve kuşku yok ki, bu iki başlık, birbirinin tamamlayıcısı idi.

Öte yandan ekilmedik bir metrekare toprağın kalmayacağını vurgulaması da, bu süreçte tarımın önemini kavradığını da ortaya koyuyordu.

***

Ve de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son ulusa seslenişinde de “tarım” önemli bir yer tutuyordu:

“Tarım üretimini desteklemek amacıyla Hazine'ye ait tarım arazilerini kiraladığımız çiftçilerimizin nisan, mayıs, haziran ayı kira ödemelerini 6 ay süreyle erteliyoruz. Erzincan, Erzurum, Kars, Kayseri, Sivas, Bingöl, Muş başta olmak üzere 14 milyon metrekare Hazine arazisini çiftçilerimizin kullanımına sunuyoruz.”

***

Bartu Soral’ın “Dünyanın bir numaralı tarım markası haline gelecek bir potansiyel elimizin altında” sözleri ile “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her açıklamasında tarıma vurgu yapması” ifadelerini birleştirince herhalde şunu ifade etmemiz de elzem kaçıyor:

Covid-19’dan sonra yalnızca “yeni bir dünya” ortaya çıkmayacak, aynı zamanda ekonomik açıdan da “yeni bir Türkiye” meydana getirilecek.

Kuşku yok ki, bu “üreten yeni Türkiye”nin ekonomideki güçlü ayaklarından biri de “tarım” olacak.

***

Ve fakat önemli not:

Türkiye, ayak bastığı yerin ABD, uluslararası sermayeler ve kapitalizm olduğu ekonomistlerin - analistlerin, “ulusalcı” ekonomist ve analistlere göre sesinin daha çok çıktığı ve reçetelerinin daha çok merkeze ulaştığı bir ülke…

Tarım için…

Üretim için…

Birlikte üretip birlikte paylaşmak için…

Bu toprakların olgunlaştırdığı beyinlerin ülkeyi yönetenlerin çevresinde olmasına daha çok ihtiyaç var.

Bartu Soral gibi elbette birçok kişi vardır. 

Yönetenlerin “akıl almak için” onları bulmaları gerek.

Aksi durumda virüs gider, “bankalardaki paraların dolaşımının temel alındığı” mevcut ekonomik model ile ülke fakirleşmeye devam eder.