24 Ocak 2021 09:18:43

Ölülerden korkulmaz

Paylaş

Merhaba sevgili okur.

 

Suçlayacak kimse kalmayınca sıra bu dünyadan geçip gidenlere geliyor bu ara. O öyle yapmasaydı da şu böyle etmeseydi de... Birinin adına kötülük edenleri değil de ölüleri alıyoruz karşımıza. Aynı kitaptan şu cümleyi hatırlamalıyız, daima: "Ölülerden korkmayın çocuklar, onlar bir kötülük yapamazlar. Kötülük yaşayandan gelir, ölülerden değil." Fenalığın tek suçlusu fenalık edenlerdir sevgili okur.

Bu hafta sizlerle Fethiye Çetin’in Anneannem isimli kitabından bir alıntı paylaşacağım.
“Megafonlu adamlardan biri, bir gün şöyle bağırdı: "Bu filmde çok ağlayacaksınız. Bu filmde o kadar ağlayacaksınız ki, bu filme gelirken bir mendil yetmez, on mendil getirin."

Bu sözleri duyan kadınlar işi gücü bırakıp koşa koşa o filmi izlemeye gittiler. Mendilli reklamın tuttuğunu, bu şekilde reklamı yapılan filmin iyi iş yaptığını gören, diğer sinemanın reklamcısı ertesi gün şöyle bağırarak sokakları dolaştı: "Bu filmde o kadar ağlayacaksınız ki, mendiller yetmeeez. Çarşaf getirin, bir değil beş çarşaf getiriiin."

Sezer Sineması ile Ozan Sineması'nın gündüz gösterimlerine, yanımızda bir yetişkin bulunmadan gitmemize izin verirlerdi. En büyük zevkimiz cumartesi günleri, anneannemin kavurduğu kavun-karpuz çekirdeklerinden ceplerimize doldurarak sinemaya gitmekti. Yazın yediğimiz kavun ve karpuz çekirdekleri atılmaz, yıkanır, kurutulur saklanırdı. Daha sonra anneannem karpuz çekirdeklerini tuzlu suda haşlar, haşladıktan sonra, ateşin üstüne yerleştirdiği sacın üstünde kavururdu. Kavun çekirdeklerini de tuzla kavururdu. Sinemaya giderken ceplerimizi işte bu çekirdeklerle doldururduk. Cumartesi günleri, sinema müşterileri öğrencilerden oluşurdu: Bu kalabalık çocuk topluluğu hep birlikte, bir yandan çekirdek çıtlatırken bir yandan da komik sahnelerde kahkaha atıp, hüzünlü sahnelerde ağlar, heyecanlı bölümlerinde bağırarak filmin baş aktörüne destek verir, sonuçtan memnun olduğumuzda ise hep birlikte alkışlardık.

O gün, karnelerimizi almıştık ve sömestr tatilinin ilk günüydü. Biz üç kardeş çarşı içindeki Sezer Sineması'na gittik. Sinemada o gün iki film üst üste gösterildiğinden uzun süre sinemada kaldık. Filmin bitiminde ışıklar yanmadan anons yapıldı: "Alo alo, dikkat dikkat!" (Maden'de bütün anonslar böyle başlardı.) "Alo alo, dikkat dikkat! Kimse yerinden kalkmasın. Sessizce oturun ve bekleyin!” Ayağa kalkanlarımız da oturdu, oturduk ve hep birlikte beklemeye başladık. Bir süre sonra, bazı çocukların anne ya da babaları onları almaya geldiklerinde olan biteni öğrendik. Yağmur nedeniyle tüm kasabayı sel basmış, dere taşmış, köprüler su altında kalmıştı. Tarihi köprü de ertesi güne kadar yaya geçidi de dahil her türlü geçişe kapatılmıştı. Köprü üstündeki dükkânları sel götürmüştü ve köprü de tehlike altındaydı. Bu tarafta oturan aileler çocukları alıp evlerine götürecekler ancak karşı tarafta oturanların aileleri gelemeyecekti. Korkmaya ve endişelenmeye başladım. Büyükleri olduğumdan kardeşlerim bana emanet edilmişti. Korktuğumu belli etmeden bir çözüm bulmam gerekiyordu. Sonunda, sinemanın sahibi Faik Amcayı aramaya karar verdim. Faik Amca, babamın ve dayımın çok yakın dostuydu. Böylesi bir durumda bizi ortada bırakmaz, mutlaka bir çözüm bulurdu. Biz üç kardeş ayağa kalktık, salonun çıkışına yöneldik, kapıda bizi durdurdular. Ben, Faik Amcayı görmek istediğimizi söyledim. Kapıda, çocukları içeride tutmakla görevlendirilmiş kişi, "Siz içeride oturup bekleyin, ben Faik Amcanıza haber veririm," dedi. Oturduk, bekledik ama Faik Amcaya haber vereceğini söyleyen adam bulunduğu yerden kımıldamadı, Faik Amcaya da haber vermedi. Bir süre sonra, tekrar ayağa kalkıp kapıya yönelmiştik ki, kapıdan içeriye hızla bir kadının girdiğini gördük. Bu kadın anneannemdi. Hep birlikte ona koştuk. O sükûnetini bozmadan ama olabildiğince hızlı hareket ederek bizi dışarıya çıkardı. Çarşıyı geçtikten sonra köprüye doğru yürüdük. Köprünün her iki tarafında da kalabalık birikmişti. Polisler, köprüden geçişe asla izin vermediklerinden iki tarafta da yalvarmalar, yer yer de tartışmalar oluyordu. Köprü üzerinde dükkanı olan Fazlı Hoca ve Kırmızı Yaşar, polislerin hemen arkasında başları ellerinin arasında oturuyor, sabit ve boş bakışlarla çılgın sulara bakıyorlardı. Fazlı Hoca'nın ve Kırmızı Yaşar'ın dükkânlarını sel götürmüş, içerdeki top top kumaşlar derenin delice akan sularında gözlerinin önünde, bata çıka uzaklaşmıştı. Köprü üstündeki bütün dükkanlar aynı durumdaydı ancak Fazlı Hoca'nın zararının çok olduğu konuşuluyordu. Köprüye geldiğimizde hava kararmıştı. Anneannem, son derece kendinden emin yaklaştığı köprü başındaki bir polise, "Biz geldik," dedi. Komiser olduğunu sonradan öğrendiğim bu polis diğerlerine bir şeyler söyledi. Paçalarını dizlerine kadar sıvamış polislerden üçü bize yaklaştı. Komiser bizi birer birer kucaklayıp paçaları siyah polislerin sırtına yerleştirdi. Sular altındaki köprüden polislerin sırtında karşıya geçtik. Ayakkabılarını eline alan anneannem de hemen yanıbaşımızda bizi izledi.

Eve vardığımızda annemi sokakta bizi beklerken bulduk. Sevinçle bize sanıldı. Anneannem yine başarmıştı, ancak diğer başarılanda olduğu gibi bu başarısı ile de asla övünmedi, o günden sonra lafını bile etmedi. O gün, kimselerin geçişine izin vermedikleri halde, anneannemin köprüden geçmekle kalmayıp bir de bizi polislere taşıtması evde akşamın konusu oldu. Dedem, yine "Seher Çavuş" diyerek onu taltif etti, anneannem üzerinde bile durmayarak konuyu değiştirmeye çalıştı. Biz, anneannemin dizlerini kapıştık ve o sırtımızı pışpışlayarak bizi yine nazladı.”