09 Mayıs 2021 02:00:19

Yaşamak için fazla ölüyüz!

Paylaş

 

Merhaba sevgili okur.

Bütün bu olan biten yetmiyormuş gibi bu yıl zaten bütün karanlığıyla üzerimize çökmemiş gibi yeni yeni karanlıklar beliriyor. İnsan, her şeye rağmen delirmiyor. Ne tuhaf. Byung-Chul Han bir başka kitabında, "...artık bu çağda, yaşamak için fazla ölüyüz ve ölmek için de fazla diriyiz." diyor. Yeneceğiz sevgili okur. Yeneceğiz ve -laf olsun diye değil- güneşli günleri birlikte göreceğiz. 

Bu hafta sizlerle Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu isimli kitabından bir bölüm paylaşacağım.

“Tam anlamıyla çıplak ve kökten seçicilik haline dönüşmüş yaşama, insanlar hiperaktiviteyle, işkoliklikle ve üretimle karşılık veriyor. Günümüzdeki hızlanma da, bu varlık noksanlığıyla alakalıdır. İş ve performans toplumu kesinlikle bir özgürlük toplumu değildir. Bu toplum yeni zorunluluklar üretir. Efendi ve hizmetkar diyalektigi, her bir insan tekinin hem özgür hem de aylak olabildiği o toplumu sona erdirmez. Diyalektik, efendinin de çalışma kölesi olduğu topluma doğru götürür. Bu zorunluluk toplumunda her bir insan teki, çalışma kampını da yanında taşır. Bu çalışma kampının alamet-i farikası, kişinin aynı anda hem tutuklu hem gardiyan, hem katil hem maktul olmasıdır. Böylelikle kişi kendini sömürür. Böylelikle, sömürü, egemensiz de mümkündür. Depresyon, SKB veya TS'den muzdarip insanlar, toplama kamplarındaki müselman'da* görülmüş olan semptomları geliştirirler. Müselmanlar, şiddetli depresyon geçirip bütünüyle hissiz kesilen ve soğukla nöbetçinin emri arasında ayrım yapma yetisini yitiren kişiler gibi canı çıkarılmış, iskelet tutuklulardır. Sinir hastalıklanndan muzdarip geç-modern animal laborans'ın bir müselman olup olmadığı şüphesinden kurtulamayız. Yalnızca bir farkla; müselmanın aksine animal laborans çok iyi beslenmiştir ve ekseriyetle obezdir.

Hannah Arendt, İnsanlık Durumu kitabının son bölümünde animal laborans'ın zaferini ele alır. Bu toplumsal gelişme karşısında Arendt kuvvetli bir alternatif sunmaz. Boyun eğmiş bir vaziyette, artık edim yetimizin yalnızca çok az sayıda insana hasredildiğini saptar. Ardından, kitabının son sayfalarında hemen düşünceyi hatırlatır. Bu olumsuz toplumsal gelişmelerden en az yarayla kurtulan düşüncedir. Dünyanın geleceği düşünceden ziyade iktidarı elinde tutan insanlara bağlı olsa da, düşünce insanların geleceği için önemsiz olmayacaktır, çünkü düşünmek vita activa'nın faaliyetleri arasındaki en faal olandır ve basit faaliyetlerin tümünü de aşar. Arendt kitabını şu sözlerle sonlandırır: "Düşünce tecrübesini iyi bilenler, Cato'ya hak vermemezlik ederneyecektir...: 'Hiçbir şey yapmadığından hiç bu kadar faal, kendiyle baş başa kaldığında hiç bu kadar az yalnız olmamıştı'." Bu kapanış cümleleri geçici çözümmüş gibi bir etki uyandırıyor. "Faal olma tecrübesinin" kendisini "en safi" olarak ifade ettiği böyle bir safi düşünce neyi düzeltebilir? Faal olma vurgusuyla, geç-modem performans öznesinin hiperaktivitesi ve histerisinin birçok ortak noktası vardır. Arendt'in alıntı yaparak kitabını sona erdirdiği Cato'nun hikmetli sözlerinin yerini biraz değiştirelim, çünkü aslında bu sözler Cicero'nun "De re publica" adlı incelemesine atıftır. Arendt'in alıntı yaptığı yerde Cicero, okuyucusunu "çılgın kalabalık" ve "forum"dan uzaklaşıp, inziva halinde düşünceye dalmış bir yaşama davet eder. Cicero, Cato'dan alıntı yaptıktan hemen sonra, özellikle vita contemplativa'yı metheder. Kişiyi olması gerektiği kişi yapan tek şey faal hayat değil, düşünceye dalmış bir hayattır. Böylece Arendt vita activa'ya övgüler düzer. Cato'nun sözünü ettiği şu düşünceye daIınan hayatın yalnızlığı da, Arendt'in sürekli başvurduğu "İktidar sahibi insanlar"la hiç uyumlu değildir. Vita activa denemesinin sonuna doğru Arendt "Vita activa"dan artık gönülsüzce bahsetmeye başlar. Bilhassa, modern aktivite toplumundaki histeri ve sinir bozukluklarıyla bağlantılı olan vita activa'nın mutlaklaşmasıyla beraber düşünsel yetilerin tamamıyla kayboluşu Arendt'in dikkatinden kaçar.”